15 Mart 2010 Pazartesi

never forget halabja - em jî halepçe bîr nakin

16 Mart 1988'de zehirli gaz bombalarıyla yapilan katliamda 5.000'den fazla kürdün öldüğü, 7.000'den fazlasının da yaralandığı tahmin ediliyor. ancak ırak savaşı'ndan sonra bölgeye giren yabancılar tarafından bu rakamın daha da büyük olduğu tespit edildi.

1980 yılında onursal detroit vatandaşlığı ve detroit kentinin sembolik anahtarı verilen saddam hüseyin'e bağlı ırak kuvvetlerince gerçekleştirilen katliamda kullanılan hardal gazının imali, amerika ticaret bakanlığının izniyle alcolac international (daha sonra tasfiye edilip alcolac inc adıyla yeniden organize edildi) ve phillips (daha sonra tasfiyeye uğrayıp conocophillips adıyla yeniden faaliyete geçti) adlı kimyevi madde üreticilerince sağlanan thiodiglycol maddesi sayesinde mümkün olmuştur.

saldırıda amerikanın saddama, irana karşı kullansın diye verdiği, kimyasal silah saldırısı için dizayn edilmiş helikopterler kullanılmıştır. helikopterin modeli için (bkz: bell textron 214 st)

ismail beşikçi'nin anlatımına göre, o dönemde türkiye'de hemen hemen hiç yankı bulmamış bir katliam. beşikçi, bunu anlatırken arapların da aynı şekilde sessiz kaldığını anlatır. ve bu korkunç katliamın, ortadoğu'da kürtlere olan bakışı anlatması bakımından ibret alınası olduğunu belirtir. yine beşikçi'nin anlatımına göre, aşırı dinci kürtler de bu sessizlikte önemli bir payeye sahip. bunun kanıtı olarak da, hiçbir zaman camilerden, cemaatlerden bu katliama dair bir fetvanın çıkmamasını gösterir.


halepçe by şivan perwer

"...dîsa bombe û barane
her derî girtî mij û dumane
dîsa nale nala birîndarane
dengê dayika tê li ser lorikê wane
bavik bi keder xwe diavêji ser zarokane
lê zarok bê nefes bê ruh û bê cane
ax birîndarim lo weylo..."

"..Yine bombalar yağmur,
Her yeri sis vu duman kaplamış
Yine yaralıların inim inim iniltileridir
Annelerin sesleri geliyor besiklerinin üzerine
Baba kederle kendini çocukların üzerine yatırıyor
Ama çocuklar nefessiz, ruhsuz ve cansız durmakta…
Ah yaralıyım vay oğul, oğul..."



======== english ======================

The Halabja poison gas attack (Kurdish: Kîmyabarana Helebce) was a genocide massacre occurred in the period of March 16–17, 1988, during the closing days of the Iran-Iraq War, when chemical weapons were used by the Iraqi government forces in the Kurdish town of Halabja in Iraqi Kurdistan.

The attack quickly killed thousands of people and animals (around 5,000 dead) and injured around 10,000, most of them civilians;[1] [2] thousands more died of complications, diseases, and birth defects in the years after the attack.[3] The incident, which some define as an act of genocide, was as of 2010 the largest-scale chemical weapons attack directed against a civilian-populated area in history.
The Iraqi High Criminal Court recognized the Halabja massacre as genocide on 1 March 2010, which were welcomed by the Kurdistan Regional Government.

halepçe by şivan perwer

"...dîsa bombe û barane
her derî girtî mij û dumane
dîsa nale nala birîndarane
dengê dayika tê li ser lorikê wane
bavik bi keder xwe diavêji ser zarokane
lê zarok bê nefes bê ruh û bê cane
ax birîndarim lo weylo..."

"..Bombs are raining again
Everything is covered by dust and smoke
We hear mothers' cryings when they lean on cradles
By suffering, fathers throw themselves on their children
But children stay breathless, spiritless, lifeless...
I am wounded I suffer ..."

18 Şubat 2010 Perşembe

Kürt olarak dünyaya gelmek her şeyden evvel bir haksızlıktır. Allah’ın sana verdiği anadilinle hiçbir şey yapamıyorsun mesela. Hatta dilin, başına beladır. Seni hemen “ötekileştirir”, sürüden ayırır, kamusal hayatın dışına atar. Sen anadilinin yasak olduğunu anladığında ise bir ikilemle karşı karşıya kalırsın. Ya o yasağın saçma bir yasak olduğunu yüksek sesle dillendirir, o yasakla mücadeleye girişirsin -ki bu bazen hayatına mal olabilir(di)- ya da sana dayatılan yeni kimlikle yaşamayı seçer, asıl kimliğin, içinde hep bir yara olarak kalır, yeni kimliğini üzerinde hep bir emanet olarak taşırsın.

Kürt olarak dünyaya geldiğinde, sen istemesen de artık bir “siyaset adamı”sın. Siyaseti burada gündelik politika anlamında kullanmıyorum. Bir toplulukta “ben Kürtüm” dediğinde üzerindeki bakışların niteliği aniden değişir. O zamana kadar bakmadıkları gibi bakarlar sana. Böylesi anlarda eğer kimliğini tam içselleştirememişsen, kem küm ederek oralardan ne zaman koptuğundan dem vurur, sadece köklerinin oralarda kaldığını hatırlatır, aslında hepimizin insan olduğunu söyler, bir öz savunmaya girişir, söylediğin şeylere kendin de inanmaz, debelenip durursun.

14 Subat 2010 tarihli Radikal Iki'deki Muhsin Kizilkaya yazinsindan alinma. Okunasi yazi icin http://bit.ly/c8ftAq

02 Temmuz 2008 Çarşamba

2 temmuz'da canları yakan zihniyetleri kınamak yeter mi?

'pir sultan ölür dirilir'

damda birlikte yatmışız
öküzü hoşça tutmuşuz
koyun değil şu dağlarda
sanki kendimizi gütmüşüz
hor baktık mi karıncaya
kirdik mi kanadını serçenin
vurduk karacanın yavrulusunu
ya nasıl kıyarız insana

sen olmazsan öldürmek ne
çürümek ne zindanlarda
özlem ne ayrılık ne
yokluk ne yoksulluk ne
ilenmek ne dilenmek ne
issiz güçsüz dolanmak ne
gün gün ile barışmalı
kardeş kardeş duruşmalı
koklaşmalı söyleşmeli
korka korka yaşamak ne

kahrolasın demiyorum
kahrolma da
gör beni

kanadık toprak olduk
çekildik bayrak olduk
döküldük yaprak olduk
geldik bugüne

ekmeği bol eyledik
acıyı bal eyledik
sıratı yol eyledik
geldik bugüne

ekilir ekin geliriz
ezilir un geliriz
bir gider bin geliriz
beni vurmak kurtuluş mu

kör olasın demiyorum
kör olma da
gör beni

hasan hüseyin korkmazgil


ben ateş olsam
Ben
Ateş olsam
Temmuz olmazdım
Sıvasta
Dumanla doldurmazdım
Ciğerlerini
Canların
Ben
Ateş olsam
Kış olurdum
Sıvas'ta
Ocak olurdum
Şubat olurdum
Gecekondularında
Bir teneke soba
Sekize bölünen
Ekmekte kardeş
Yüreği olurdum

vakkas karaoğlan




2 temmuz 93'te sıvas'ta öğle namazından çıkan müslüman yaratıklar organize bir şekilde Pir Sultan Şenlikleri'ne gelenlere saldırmaya başlayıp akşam saatlerinde aydınlardan, aralarında Asım Bezirci, Nesimi Çimen, Muhlis Akarsu, Metin Altıok ve Hasret Gültekin'in de bulunduğu 37 kişiyi madımak otelinde yakarak öldürdüler. geçen 15 sene acımızı azalttı mı. tam tersi... hafızalarımızı tazelemek için:

kim ne dedi?

"Çok şükür, otel dışındaki halkımız bu yangından zarar görmemiştir!.. Halktan kimsenin burnu kanamamıştır ve ölenler de çıkan yangından boğularak ölmüşlerdir. Olayı bu kadar büyütmek yanlış, bir futbol maçında da bu kadar insan ölebilirdi."
Başbakan Tansu Çiller, 3 Temmuz 1993

"Olaylara geç müdahale edilmesinde Cumhurbaşkanı Demirel, Başbakan Çiller ve Genelkurmay Başkanı Doğan Güreş'in de benim kadar sorumluluğu var..."
Başbakan Yardımcısı Erdal İnönü, 4 Temmuz 1993

Aziz Nesin'in bir süreden beri yaptığı konuşmaların büyük çoğunluğumuzca hoş karşılanmadığı muhakkak.
Altan Öymen / Milliyet, 4 Temmuz 1993

Önce, Aziz Nesin'e "artık dur" demek gerekiyor.
Yalçın Doğan / Milliyet, 4 Temmuz 1993

Olayların tetiği Aziz Nesin'in provokasyonu ile çekiliyor ve başka provokatörlerin de olayların içine girmesi ve devletin acziyle beslenerek, Madımak Oteli'nin kundaklanmasına ve 35 kişinin yanarak ve boğularak can vermesine işler varıyor...
Cengiz Çandar / Sabah, 4 Temmuz 1993

Komik hikâyelere imza atan yazar Aziz Nesin, bu defa izleri uzun yıllar kalacak bir trajedinin kahramanı oldu. Sivas'ta ilk elde 35 kişinin ölümü, çok sayıda kişinin de yaralanmasıyla sonuçlanan arbede, onun merkezinde bulunduğu yoğun tahriklerle meydana geldi.
Fehmi Koru / Zaman, 4 Temmuz 1993

Sivas'ta Aziz Nesin'i (o istediği kadar inkar etsin) Allah korumuş... Büyükgeçmiş olsun. Başına bir kaza gelseydi, yer yerinden oynardı. Biliyoruz. Ama şimdi, ölen 35 vatandaşımız için kimsenin tırnağı bile oynamayacak. Onu da biliyoruz...
Rauf Tamer / Hürriyet, 4 Temmuz 1993

'Düşünce hürriyeti' etiketi altında gereksiz tahrikler yapan, en gelişmiş demokrasilerde bile provokasyon olarak kabul edilebilecek davranışlarda bulunan kimseler, Sivas'ta ortaya çıkan bu sonucu dikkatli bir şekilde değerlendirmek zorundadır. "Şeriat ayaklandı" deyip işin içinden çıkmak isteyenler, olaylar sırasında çekilen fotografları dikkatle incelenmelidirler. O fotoğraflarda neden yeşil bayrak değil de Türk bayrağı taşındığının ciddi bir tahlilini yapmalıdırlar.
Ertuğrul Özkök / Hürriyet, 4 Temmuz 1993

Halkta bir hazırlanmışlık olmasa, Aziz Nesin'in Pir Sultan Abdal şenliklerinde söylediği birkaç münasebetsiz cümle bu kadar tepkiye yol açmazdı. Nihayet, "Beyin damarlarının kireçlendiği" izlenimi veren, öte yandan da bir "hırs-ı piri" ile yanıp tutuşan birinin hezeyanları olarak değerlendirilir biterdi.
Oktay Ekşi / Hürriyet, 4 Temmuz 1993

"Aydınlarımız ah-vah edebiyatı yaparak sokaklarda 'Türkiye İran olmayacak' sloganları attılar. Türkiye hiç İran, Cezayir olur mu? Türkiye, Türkiye olur, gerici bir Türkiye olur. İşin kaynağına inmek lâzım. Aydınlarımız katliama katılanların cezalandırılmasını istiyor sadece. Onlar cezalandırılırsa Türkiye kurtulacak mı? Asıl tepki gösterilecek olan yıllardan beri izlenen politikalar ve politikacılardır. Bizler düşünen bir toplum değiliz, o nedenle eğer bir çıkış yolu aranacaksa düşünmeyi öğrenmeli ve duyarlı olmalıyız. Ancak ne yazık ki şu ana kadar iyiye ve güzele yönelik hiçbir gelişme yok. Tüm bunlar ülkemizde daha onlarca Sivas, onlarca Maraş olayı yaşanacağının göstergesidir."
Aziz Nesin, 2 Temmuz 1994, Express dergisindeki söyleşisi


hiç unutmadık ki sizi

Muhibe Akarsu- 35 yaşında, Muhlis Akarsu'nun eşi,
Muhlis Akarsu - 45 yaşında, sanatçı,
Gülender Akça - 25 yaşında,
Metin Altıok - 52 yaşında, şair, yazar,
Ahmet Alan - 22 yaşında,
Mehmet Atay - 25 yaşında, gazeteci,
Sehergül Ateş - 30 yaşında,
Behçet Aysan - 44 yaşında, şair,
Erdal Ayrancı - 35 yaşında,
Asım Bezirci - 66 yaşında araştırmacı, yazar,
Belkıs Çakır- 18 yaşında,
Serpil Canik - 19 yaşında,
Muammer Çiçek - 26 yaşında, aktör,
Nesimi Çimen - 67 yaşında, şair, sanatçı, üç telli curanın son ustası,
Carina Cuanna - 23 yaşında, Hollandalı gazeteci,
Serkan Doğan - 19 yaşında,
Hasret Gültekin - 23 yaşında şair, sanatçı, şelpe tekniğinin önderi,
Murat Güneş, Murat Gündüz - 22 yaşında,
Gülsüm Karababa -22 yaşında,
Uğur Kaynar - 37 yaşında, şair,
Asaf Koçak - 35 yaşında, karikatürist,
Koray Kaya - 12 yaşında,
Menekşe Kaya - 17 yaşında,
Handan Metin - 20 yaşında,
Sait Metin - 23 yaşında,
Huriye Özkan - 22 yaşında,
Yeşim Özkan - 20 yaşında,
Ahmet Öztürk - 21 yaşında,
Ahmet Özyurt - 21 yaşında,
Nurcan Şahin - 18 yaşında,
Özlem Şahin - 17 yaşında,
Asuman Sivri - 16 yaşında,
Yasemin Sivri - 19 yaşında,
Edibe Sulari - 40 yaşında, sanatçı,
İnci Türk - 22 yaşında,
Kenan Yılmaz - 21 yaşında.



16 Şubat 1969'da Taksim Meydanı'nda...
7 Temmuz 1969'da Kayseri'de...
24 Temmuz 1969'da Konya'da...
1 Mayıs 1977'de yine Taksim Meydanı'nda...
16 Mart 1978'de Beyazıt Meydanı'nda...
3 Eylül 1978'de Sivas'ta...
25 aralık 1979'da Kahramanmaraş'ta...
4 Temmuz 1980'de Çorum'da...
2 Temmuz 1993'te Sivas'ta...
12 Mart 1995'te Gazi Mahallesi'nde...
...











26 Nisan 2008 Cumartesi

Tilkiler Köyü - Ağustos 2006

Temmuz 2006'da Nerelisin diye bir yazı yazmıştım www.ovayolu.com'da. Yazıda belirttiğim gibi Tilkiler köyüne gittk bizimkilerle. İşte o zaman çektiğim birkaç fotografı facebook'a koydum. İşte size birkaç link:


Facebook Tilkiler Köyü - Ağustos 2006 albümü


Facebook'da Tilkiler Köyü grup sayfası

Tilkiler köyüne ilk kez gitmemle ilgili yazıyı da ekliyorum ve de kaçıyorum.. bye.

"Antep'te doğmuş, Edirne ve Adana'da okumuş, hayatının önemli bir kısmını Londra'da geçirmis ve halen geçirmekte biri olmama rağmen, kendimi yüzde yüz Tilkiler'li hissederim. Bu yıl uzunca bir aradan sonra ilk kez köyüme gideceğim. Londra'da doğan ve büyüyen 6 yaşındaki oğlum (Aris Miran) ile birlikte nasil geçeceğini bilmiyorum ama çok keyifli olacak diye düşünüyorum. Sadece keyiften değil birazcık da sorumluluğum diye düşündüğümden götürüyorum. Onu o dağlara, geri kalmış mezralara götürerek, oralarda kendisinden çok değil iki kuşak öncesinin yaşadığınının anlatılması gerekir diye düşünüyorum.

Benden iki kuşak öncesi ailemin Tilkiler dağında çadırlarda, mağaralarda veya en iyi haliyle kerpiç damlarda yaşadığını düsününce ne kadar hızlı bir değişim yaşamışız diyorum. Bizimkiler 1960'li yılların başında Antep'e göçünce yeni bir hayat başlamış. Türkçe, şehir yaşantısı, meslek, iş, kültür... Herşey sil baştan. Şehirde doğan bizlere aktaracakları miras yok gibiydi. Onlar şehir hayatını öğreniyorlardı biz yaşıyorduk.

Antep'e göç edenler homojen bir Tilkiler'li yapısı yerine çevresinden etkilenerek birbirinden farklılaşan ve yabancılaşan aileler haline geliyordu. Kaportacı olmak, hamal olmak veya ne bileyim şekerci olmak, memur olmak, bankacı olmak tesadüflerin sonucuydu. Sonbahar başlangıcında köyden getirilen kuru çökelek, tarhanayı saymazsak köy kültüründen, kendi öz kültürlerinden, Tilkiler'li olma bilincinden hic birşeyi getirmediler diye düşünüyorum.

Horlanmaktan korkan, şehire ayak uydurmayı asimile olmak zorunluluğu gibi düşünen, ben acı çektim bari çocuklarım çekmesin diyen aileler çoğunluktaydı. Bir an önce köylülükten, Alevilikten ve Kürtlük'ten sıyrılmaları gerektiğini düşünmüş olmalılar ki çok az bişiiler taşidilar çocuklarına kendileriyle ilgili.

Çok az aile olduğunu düşünüyorum çocuklarına Aleviliği, Kürt'lüğü, köylerini, iki-üç kuşak öncesini, tarihlerini, nerden gelip nereye gittiklerini anlatan.

Sonra biz göçtuk başka memleketlere... Ve aynı hikaye... İngilizce (veya Almanca, Fransizca vs.), şehir yaşantısı, meslek, iş, kültür... Herşey sil baştan.

Diyorum ya aynı hikaye. Bu sefer biz aktarmıyoruz çocuklarımıza nereden gelip nereye gittiğimizi. Dağlarda da yaşasalar, mağarada da büyüseler onlar bizim dedelerimizdi. Onlar var olduğu için biz varız. Kabalardı, küfürbazlardı, cahillerdi... Ama onlar bizim dedelerimizdi, dedelerimizin anneleriydi, babalarıydı...

Unutmamak gerekiyor diye düşünüyorum Tilkiler'i. Hatta daha da öncesini. Geçmişimizi bilerek, anlayarak kendimize ulaşabiliriz.

Anladıklarımızı, bildiklerimizi de kendi çocuklarımıza, bizden sonraki bütün kuşaklara aktarmanın yollarını bulmak lazım bir şekilde. Ne bileyim araştırarak geçmişimizi, paylaşarak bulduklarımızı, çocuklarla köye ziyaretler yaparak veya ne bileyim en azından internet sitelerine yazarak..."

19 Mart 2008 Çarşamba

Kürt Sorunu Üzerine Mustafa Kemal, Nazım Hikmet ve Aziz Nesin ne dediler?

Bu yazı evrensel.net sitesinden alınmış olup yazarı Remzi İnanç'tır. remzi.inanc@gmail.com

Son günlerde yeniden okuduğum bazı dergi ve kitaplar beni bu yazıyı yazmaya yöneltti. Birden Cumhuriyet döneminin çok önem verdiğim üç kişisi çıktı karşıma. Birincisi 1881-1938, ikincisi 1902-1963, üçüncüsü 1915-1995 doğumluydu. İçlerinde en uzun yaşayanı sonuncusu oldu.

Türkiye’nin (dün olduğu gibi) bugün yaşadığı yakıcı Kürt sorununa bu üç büyük Türk nasıl bakmış, ne düşünmüşlerdi? Birincisi devletin kurucusu; öbür ikisi, devlet katında görev almak ne söz; tersine, devletin hiç de sıcak bakmadığı şair ve yazarlar… Ama üçünün de devrimci olmaları yanında ortak özellikleri, ülkenin sorunlarıyla yatıp kalkmaları…

***

Atatürk’ün ünlü İzmit Basın Toplantısı (16-17 Ocak 1923) dönemin ünlü başyazarlarının katılımıyla gerçekleşmiştir. Falih Rıfkı (Akşam), Ahmet Emin (Vakit), Suphi Nuri (İleri), Velit Ebüzziya (Tevhidiefkâr), Yakup Kadri (İkdam), İsmail Müştak (Tanin).

Ahmet Emin Yalman’ın “Kürt meselesine temas buyurmuşsunuz. Kürt meselesi nedir? Dahili bir mesele olarak temas buyurursanız çok daha iyi olur” şeklindeki sorusuna Mustafa Kemal’in yanıtı şöyledir: “Kürt meselesi; bizim, yani Türklerin çıkarı açısından da kesinlikle söz konusu olamaz. Çünkü bildiğiniz gibi bizim milli sınırlarımız içinde yaşayan Kürtler giderek azalmaktadır ve ancak pek sayılı yerlerde yoğunluk göstermektedir. Fakat yoğunluklarını yitire yitire ve Türklerin içine gire gire öyle bir sınır ortaya çıkmıştır ki, Kürtlük adına bir sınır çizmeye kalksak, Türklüğü ve Türkiye’yi mahvetmek gerekecektir. Söz gelişi Erzurum’a kadar giden; Erzincan’a, Sivas’a, Harput’a kadar giden bir sınır aramak gerekecek. Ve hatta Konya çöllerinde Kürt aşiretlerini de unutmamalıyız. Buna dayanarak başlı başına bir Kürtlük tasavvur etmektense anayasamız gereğince zaten bir nevi yerel özerklikler oluşturulacaktır. Ona göre hangi şehrin halkı Kürt ise onlar kendi kendilerini özerk olarak yöneteceklerdir. Bundan başka Türkiye’nin halkı söz konusu edilirken, onları ayırmamak gerekir. Aksi olduğunda, bu nedenle sorun yaratmaları her zaman beklenmelidir. Şimdi TBMM’de bir araya gelen hem Kürtlerin ve hem de Türklerin yetkili vekilleri, olanca güçleriyle menfaat ve kader birliği yapmışlardır. Yani onlar bilirler ki, bu ortak bir davranıştır. Ayrı bir sınır çizmeye kalkışmak doğru olamaz.” (EP/Politika. Milliyet gazetesi eki. 25Temmuz-1 Ağustos 1993. Dili genç okurlar için sadeleştirildi.)

***

Yirminci yüzyılın başlarında İstanbul’da kurulan Kürt örgütlerinin ileri gelen isimlerinden Emin Ali Bedirhan’ın oğlu Kâmuran Bedirhan ile Nâzım Hikmet’in 1950’lerde Paris’e gitmesinden sonra aralarında yakın bir dostluk oluşmuş. Yıllar sonra Nâzım Hikmet’in Kâmuran Bedirhan’a yazdığı bu mektup, ilkin Paris Kürt Enstitüsü’nün çıkardığı Hévi adlı bilimsel dergide yayınlandı. Mektubun tarihi 1961 ya da ‘62 olabilir. [Bu bilgiler ve mektubun tamamı, bu konularda pek çok kitabı olan değerli Araştırmacı-Yazar Mehmet Bayrak’ın ‘Kürt Sorunu ve Demokratik Çözüm’ (Sayfa: 466-67. Özge Yayınları,1999) adlı kitabından alındı. Bu mektubu ‘Nâzım Hikmet ve Türk-Kürt Halklarının Kardeşliği’ adıyla ‘İkibine Doğru’ dergisinde yayınlandığında, Bayrak’ın başına bir sürü işler geldi, hatta tutuklandı. Beraat ettikten sonra mektubu kendi çıkardığı ‘Özgür Gelecek’ adlı dergide yayımladı.

Şimdi Nâzım Hikmet’in uzun mektubundan kimi bölümleri birlikte okuyalım:
“Kökleri yüzyılın derinliklerine dalan tarihiyle, kültürüyle Kürt milletinin önemli bir çoğunluğu Anadolu’nun bir parçasında yaşar. Anadolu’nun öbür parçalarında yaşayan Türk milletini Kürt milleti kardeşi sayar. Her iki millet bütün imparatorluklar gibi, halkların zindanı olan Osmanlı İmparatorluğu’nda Türk ve Kürt derebeylerinin, Osmanlı imparatorluk idaresinin ağır zincirlerine vurulmuşlardır. Osmanlı İmparatorluğu yıkıldıktan sonra ise her iki millet emperyalizme karşı tek bir cephe kurup çarpışmışlardır. Anadolu Milli Kurtuluş Hareketi yalnız Türkler için değil, Kürtler için de tarihlerinin şerefli sayfalarından biridir. O döğüş yıllarının, sonradan Türk idarecilerince yasak edilen en unutulmaz türkülerinden biri ‘Vurun Kürt uşağı namus günüdür’ diye başlar.(…) Bugün Türkiye Cumhuriyeti’ni Orta ve Yakın Doğu’da emperyalizmin kalelerinden biri haline getiren Türk politikacıları, Kürt milletinin milli varlığını inkarda ısrar ediyor.(…) Türk ve Kürt halkları TC’nin tarafsız bir dış politika gütmesini, emperyalizmin üssü olmaktan kurtulmasını özlüyor. Gerçek Türk yurtseverleri, Kürt kardeşlerinin TC sınırları içinde milli haklarına kavuşmak için yaptığı kavgayı can ve gönülden nasıl destekliyorsa, gerçek Kürt yurtseverleri de Türk halkının demokrasi ve milli bağımsızlık için yaptığı kavgayı öylece destekliyor.(…) Emperyalizmin uşaklarına karşı yürüttükleri yeni milli kurtuluş savaşının zaferi Kürt ve Türk halklarının elbirliği ile kazanılır. Ancak böyle elbirliği ile kardeş iki millet, hürriyete, milli ve insan haklarına kavuşabilirler.”

***

Aziz Nesin’e gelince… Sorumluluk duygusu çok kimseye göre biraz fazla gelişmiş bu büyük yazarımız anlatıyor. 1987 yılı Ağustos ayı başlarında Çatalca’da vakıfta bulunduğu sıra ‘İkibine Doğru’ dergisinden arayarak, “Türkiye’nin önemli ve güncel konusu olan ‘Kürt sorunu’ üstüne ne düşündüğünü sormuşlar. Ustamızın telefonda yazdırdığı yanıt, 9 Ağustos 1987’de anılan dergide yayınlanmış. Önce bu yazıdan bazı bölümler sunalım. “(…)Yasaların çerçevesi içinde kalmak koşuluyla şunu söyleyebilirim: En büyük yanlışlık bir halkı toptan yadsımaktır. Bu halk toptan yadsınmıştır. Aynı oyun bizim başımıza da geldi. Bulgarlar, aynı felsefeyle oradaki Türkleri yok sayıyorlar, aynı şeyi biz de yaptığımız için açık ve net tavır alamıyoruz. Bir halka hiç kimsenin zorla, ‘Senin kökenin bu değildir, şudur’ demeye hakkı yoktur, olmaması gerekir./Şunu da açıkça söyleyeyim ki bir Kürt halkı vardır. Ben Kürt halkının bağımsızlık savaşını, kültür bağımsızlığı olarak alıyorum. Siyasi bağımsızlıktan yana değilim. Bunu yalnız Türkiye’nin çıkarı olduğu için söylemiyorum, Kürtlerin çıkarı da budur. TC bile tam bağımsız değilken, Doğu’da bağımsız bir bölgenin oluşması ve bağımsız kalması mümkün değildir.(…) Onun için ben bugünkü yasalar değiştirilerek Kürt halkının varlığının kesinkes kabul edilmesi ve kültürel bütün haklarının verilmesinden yanayım. Ama Kürtlerin bağımsızlık iddialarının içtenliğine de inanmıyorum. Hareket, Türk yöneticilerinin yanlışlıkları yüzünden bu noktaya gelmiş bulunuyor.(…)Türklerin de Kürtlerin de çok akıllı olması gerekiyor. Böyle bağımsızlık savaşı olmaz.(...) Bunlar Türk halkını da tahrik eder. Oradaki insanlar ne yapacağını şaşırmış, her iki tarafın baskısı altında./Çözüm bu varlığı kabul etmek, tarihsel ve bilimsel gerçeği kabul etmekten geçer.”

Aziz Nesin’in ve aynı sayıda Mehmet Ali Aybar’ın çıkan yazıları üzerine Devlet Güvenlik Mahkemesi C. Savcılığı soruşturma başlatır. İki yazarla birlikte derginin sorumlu müdürü Fatma Yazıcı da sanık sandalyesine oturtulur. Hızla başlatılan dava, denebilir ki aynı hızla sonuçlanır ve hepsi de beraat ederler. Aziz Nesin’le avukatı Veli Devecioğlu’nun 20 yıl önce hazırladıkları, hukuk ve tarih bilgisi yanında toplumumuzun gerçekleriyle donanmış savunma metinleri günümüzde de geçerliğini koruyor.

Yakın tarihimizden günümüze Kürt sorunu üzerine olan biteni öğrenmek için Aziz Nesin’in ‘Bulgaristan’da Türkler Türkiye’de Kürtler’ kitabı mutlaka okunmalıdır.

Remzi İNANÇ
www.evrensel.net

05 Mart 2008 Çarşamba

Sirin kizim Rosa 3 yasinda bugun...

Rosa üç yaşında bugün... Birthday girl olmasının Rosa'yı sevindireceğini biliyordum ama bu kadar da değil... Kaç gündür bi heyecan, bi heyecan... Bugün Minik Kardeş'te kutladılar doğum gününü, Cumartesi de evde kutlayacağız. Favori rengi 'pink' olan kızıma pembe bişiiler almak farz oldu artık. Bu arada bi kaç yeni fotoğraflarını ekledim çocukların. Yandaki resme tıklıyorsunuz...

18 Temmuz 2007 Çarşamba

kurtuluş ilkokulu... ilkokulum...



her gün yürüyerek gittiğim okul. ilk okulum. kocaman bir bahçesi vardı. turan hocası vardı. yemyeşil ağaçları, akyol tarafına açılan bir arka kapısı vardı. okul çıkışı haşlanmış nohut, naneli ekşi satan yaşlı amcaları, baklava kırığı, karpuz çekirdeği satan dükkanları, yol üstü ucuz ciğercileri, teneffüslerde simit gazozu vardı, ne bileyim yokuş aşağı koşma yarışları, birdirbiri, uzun eşeği, kovalamacası, hülyası, saklambacı vardı, kemalattin tuğcu, teksas, tommiks, tom braks'ı vardı, kara önlüğü, temiz mendilleri, beyaz yakaları vardı, sünnet olmam, hatice'nin karşıya geçerken kaza geçirmesi vardı, yol boyu tamircileri, keban sineması vardı...

güzeldi, kötü hatırladığım pek bişey yok ilk okul yıllarıma ait.

mutluydum... gerçekten...

doğduğum ev...

...


Re:doğduğum ev...
by Anonymous on Mon 06 Aug 2007 15:02 BST
dayı agzı böyök ökkes sokagı unutmamıssın

Re:doğduğum ev...
by Anonymous on Fri 22 Feb 2008 01:01 GMT
huseyin ovayolu sen antepde dr cemil karsligil okulunda okudunmu sanki seni taniyorum cevap verirsen sevinirim
ali_27_87@hotmail.co.uk

aris, rosa ve ozlem tatilde...

bizimkiler biraz once ucaga binip 7 haftaligina turkiye'ye uctular. birazcik huzunlu bir ayrilma oldu. yaslari buyudukce, aramizdaki iletisim arttikca daha bi ayrilamaz oluyoruz. ama mutluluklari, heyacanlari da gozlerinden belli oluyordu. bu arada ozlem guzel bi surpriz yapti; ucaga bindiklerinde, kapilar kapanmadan bir kac fotograflarini ve videolarini gonderdi. biraz once elime gecen fotolari sicagi sicagina ovayolu.com'a koyayim istedim. iste fotolar:-

15 Temmuz 2007 Pazar

zilan ve diyar'ın yeni fotoğrafları...

annem'le isviçre'ye gelince zilan ve diyar'ın yeni fotoğraflarını çekme fırsatım oldu. işte fotolar:-

14 Temmuz 2007 Cumartesi

zilan ve diyar

Annem'i İsviçre'ye getirince yeğenlerimi yakından görme şansım oldu.

10 Temmuz 2007 Salı

Annem YouTube'da

Geçenlerde annem ve çocuklar Londra merkezde bulunan akvaryuma gittik. Günün keyıfli geçeceği başından belliydi. Annem akvaryuma giriş kuyruğunda beklerken bizi güldürdü bakalım sizin de hoşunuza gidecek mi?

04 Temmuz 2007 Çarşamba

Grenville Road, evden çıkarken

aris, rosa, özlem evden çıkarken... aris'i ve rosa'yı uyun zamandır görmeyenler için...

21 Haziran 2007 Perşembe

zilan ve diyar aramizda...

iste sonunda annem zamaninda oraya gidemezse de ikizler yani zilan ve diyar aramizdalar. fotosunu merak ettiginizi biliyorum iste fotolar. ayrintili bilgi ve resimler yakinda burada.... haticeye , bebelere mesaj atmak isteyenler artik bi iki cift yazi yazarlar...

----

Re: zilan ve diyar aramizda...
dünya tatlısı yiğenlerim dünyamıza goş geldiniz...sizi çok seviyorum ve sizi yanaklarınızdan öpüyorum iyi ki varsınız varoldunuz.. varlığınızın temelleri olan annenize babanıza teşekürler ...yılmaz dayınız...


Re: zilan ve diyar aramizda...
by mahmut on Tue 10 Jul 2007 16:35 BST
oncelıkle yenı kuzenlerime kımı zaman sevinçli kımı zaman hüzünlü kimi zaman orta sekerlı olan hayatta mutluluklar dılıyorum
benım dılegım bu ıkı kardesın en ıyı sekılde yasamasıdır
bu arada lülümle enıstemı kutluyorum
ben mahmut yegenınız

20 Haziran 2007 Çarşamba

Aris ve Rosa'nin yeni fotograflari

Aris'imin uzun saçlarının kendisine ayrı bir hava kattığını düşünüyoruz. Londra'nın serin, yağmurlu yazında sorun değildi de şimdi Türkiye'nin pis sıcağında okul traşı tek çözüm olacak. Arıs'in uzun saçlı halini, Rosa'nın arkadan bağladığı saçlarını buraya koyalım istedim. İşte fotolar:-

31 Ekim 2006 Salı

babam sigorta hastanesinde calisirken...

biliyorum bi suru kisiye soz verdim yeni resimler ekleyecegim siteye. annemin ingiltere'deyken fotograflari, yazin turkiye'de cekilen fotolar, tilkiler'de cektigim fotolar... fotolar... fotolar... yogunluktan hepsini erteleyip duruyorum.

ama bu sabah bi email aldim mustafa'dan. isvicre'den. bi fotograf. yazisiz. sadece bi fotograf. scan etmisler. cok etkilendim. uzun zamandir gormemistim bu fotografi. sizinle paylasmak istedim. iste foto.

29 Temmuz 2006 Cumartesi

Nerelisin?

Antep'te doğmuş, Edirne ve Adana'da okumuş, hayatının önemli bir kısmını Londra'da geçirmis ve halen geçirmekte biri olmama rağmen, kendimi yüzde yüz Tilkiler'li hissederim. Bu yıl uzunca bir aradan sonra ilk kez köyüme gideceğim. Londra'da doğan ve büyüyen 6 yaşındaki oğlum (Aris Miran) ile birlikte nasil geçeceğini bilmiyorum ama çok keyifli olacak diye düşünüyorum. Sadece keyiften değil birazcık da sorumluluğum diye düşündüğümden götürüyorum. Onu o dağlara, geri kalmış mezralara götürerek, oralarda kendisinden çok değil iki kuşak öncesinin yaşadığınının anlatılması gerekir diye düşünüyorum.

Benden iki kuşak öncesi ailemin Tilkiler dağında çadırlarda, mağaralarda veya en iyi haliyle kerpiç damlarda yaşadığını düsününce ne kadar hızlı bir değişim yaşamışız diyorum. Bizimkiler 1960'li yılların başında Antep'e göçünce yeni bir hayat başlamış. Türkçe, şehir yaşantısı, meslek, iş, kültür... Herşey sil baştan. Şehirde doğan bizlere aktaracakları miras yok gibiydi. Onlar şehir hayatını öğreniyorlardı biz yaşıyorduk.

Antep'e göç edenler homojen bir Tilkiler'li yapısı yerine çevresinden etkilenerek birbirinden farklılaşan ve yabancılaşan aileler haline geliyordu. Kaportacı olmak, hamal olmak veya ne bileyim şekerci olmak, memur olmak, bankacı olmak tesadüflerin sonucuydu. Sonbahar başlangıcında köyden getirilen kuru çökelek, tarhanayı saymazsak köy kültüründen, kendi öz kültürlerinden, Tilkiler'li olma bilincinden hic birşeyi getirmediler diye düşünüyorum.

Horlanmaktan korkan, şehire ayak uydurmayı asimile olmak zorunluluğu gibi düşünen, ben acı çektim bari çocuklarım çekmesin diyen aileler çoğunluktaydı. Bir an önce köylülükten, Alevilikten ve Kürtlük'ten sıyrılmaları gerektiğini düşünmüş olmalılar ki çok az bişiiler taşidilar çocuklarına kendileriyle ilgili.

Çok az aile olduğunu düşünüyorum çocuklarına Aleviliği, Kürt'lüğü, köylerini, iki-üç kuşak öncesini, tarihlerini, nerden gelip nereye gittiklerini anlatan.

Sonra biz göçtuk başka memleketlere... Ve aynı hikaye... İngilizce (veya Almanca, Fransizca vs.), şehir yaşantısı, meslek, iş, kültür... Herşey sil baştan.

Diyorum ya aynı hikaye. Bu sefer biz aktarmıyoruz çocuklarımıza nereden gelip nereye gittiğimizi. Dağlarda da yaşasalar, mağarada da büyüseler onlar bizim dedelerimizdi. Onlar var olduğu için biz varız. Kabalardı, küfürbazlardı, cahillerdi... Ama onlar bizim dedelerimizdi, dedelerimizin anneleriydi, babalarıydı...

Unutmamak gerekiyor diye düşünüyorum Tilkiler'i. Hatta daha da öncesini. Geçmişimizi bilerek, anlayarak kendimize ulaşabiliriz.

Anladıklarımızı, bildiklerimizi de kendi çocuklarımıza, bizden sonraki bütün kuşaklara aktarmanın yollarını bulmak lazım bir şekilde. Ne bileyim araştırarak geçmişimizi, paylaşarak bulduklarımızı, çocuklarla köye ziyaretler yaparak veya ne bileyim en azından internet sitelerine yazarak...

22 Temmuz 2006 Cumartesi

banksy... guerrilla artist...

londra'da gezerken bazen duvarlarda graffitiye benzer ama graffiti sinifina sokamiyacaginiz stencil (kesme kalip) ile yapilmis resimler gorurdum. hepsini banksy yapmamis olsa da keyif aldigim bircogunu banksy yapmis. simdi uzeri boyanan asagidaki resmi shoreditch'de gormustum.



agustos 2005'te israil'in bati seridi boyunca diktigi duvara spreyle yaptigi calismalar oldukca ilginc. anarsist, kimligini gizli tutan, bristol'lu banksy hakkinda daha fazla resim ve bilgi icin asagidaki resme tiklayin.

21 Mayıs 2006 Pazar

büyük uncle londra'ydi...

riza dayim leyla ve hasan'in dügünü için burdaykeyken bi kac yere gezmeye gitmistik. o fotograflardan birkacini buraya koymak istedim. iste fotograflar:

24 Nisan 2006 Pazartesi

yilmazali fotograflarina devam...

dün yilmazali ile konusurken bana cd de verdigi fotograflari hatirlatti. hani hepsini tek tek çerçevelerinden çikarmisti... hani scan edip bi cd ye kaydetmisti. hani ben onlari ovayolu.com a ekliyecektim... hah simdi hatirladim dedim ve iste fotolar: